Tarih bir bilim değildir, bilim de zaten yüce bir kelime değildir. Sadece içeriği tanımlanmış bir terimdir. İşin doğrusu Tarih bu tanıma uymaz. Çünkü tarih fizikten çok jeolojiye benzer. Katman katman zihinsel devirler vardır. Siz zeminin tozunu alır ve katmanlar arasında en derine ulaşmaya çalışan bir kazı yürütürsünüz.

Tarihçiler aktörü insanlar olan gerçek olayları anlatırlar. Belli bir yerde, bilinen bir coğrafyada geçmiş, evvel zaman içinde olmayan, zamanı belli, sebepler ve sonuçlar şeklinde birbirine düğümlenmiş bir hikâyedir bu.

Bu hikâye belgelere dayanır. Ama belgesel bir fotomontaj değildir bu, geçmişi sanki oradaymışsınız gibi naklen vermez. Ama her şeye rağmen ıstıraplarını dile getirme gücünden yoksun bir halde acı çeken, çalışan, çürüyen ve ölen insanların tarihini hissederek size göstermeye çalışır.

Tarih hafızanın kızıdır, mitolojinin kız kardeşi; ama tarih sadece gerçek olguları anlatır, gerçeğe benzeyenleri değil. Haliyle tarihin tek bir yöntemi yoktur. Tarihçi topladığı belgelerden bir senaryo üretir. Bu senaryonun gerçekliğe en yakın olması, belgelere en sadık olması demektir. Ama yine de tarihi bilgi sakatlanmış ve iğdiş edilmiş bir bilgidir. Çünkü her tarihçi belgeleri kendisine göre kesip biçer ve onlardan bir anlatı oluşturur.

İnsan tarihin öznesidir, haliyle insanla ilgili her şey tarihseldir. Bir şey gerçekten olmuşsa o şey bilinmeye değerdir. Tarih mekândır, zirveler ve yamaçlardır. Vadiler ve akarsulardır. Tarih bir akarsu misali akar, içinde milyonlarca çer çöp taşır. Bulanır ve durulur, bazen kükrer, sel olur, bazen göl gibi birikir. Tarihçi suyun sesini dinlemeyi bilen kişidir. Su ile birlikte akan kişidir. Çünkü tarihin hevesleri gelip geçicidir, dalgalar gelir ve gider.

Önce “Söz” vardı ve o söz Tanrı’nın sözü idi. Vahiydi, kutsal ve kesin bilgi idi. Tarih ise sözün değerini yitirdiği zamanlara ait laik bir vaazdır. En azından modern tarih böyledir.

Tarihte bilinç diye bir şey yoktur, bilinç tarihle inşa edilen, şekil verilmiş ve yeniden biçimlendirilmiş bir paket düşünce tarzıdır. Tarihçiler hizmet ettikleri otoriteler için sürekli paket bilinç tasarımında bulunarak formüller üretirler. İşte bu yüzden de bilinç kelimesini unutun, siz tarihe hangi anlamı yüklemek isterseniz isteyin, aslında tarihte paketlenmiş ve sizin şimdinize hizmet eden bir fikir yoktur. Hazır formüller yoktur, binlerce formül vardır sadece.

Tarihte fikirler ve inançlar vardır, yumak yumak iç içe geçmiş ve akan milyonlarca fikir ve inanç vardır. Pragmatik, ideolojik, hamasetçi ya da determinist tarih yapanlar geçmişten taktik tarifeler ve kanunlar çıkarmaya çalışırlar.

Bir tarihçi için hiçbir halkın İnancı yanlışlanabilir bir şey değildir. Sadece bir anlam kümesidir ve sizin işiniz onu anlamaya çalışmaktır. Bu anlam çabasında bilmelisiniz ki, hiçbir cemaat, hiçbir inanç ve fikir okyanusta bir ada değildir. Hepsi şu ya da bu uzunlukta akarsulardır. kesişir ve karışırlar. Bu akarsular asla bakir değildir, haliyle tarihin bir iffeti yoktur ve iffeti olmayan şeyin ilkesi de olmayacaktır.

İnsan neyse odur, bunu kabul etmek tarihçiliğin ilk kuralıdır. İnsanı anlamak da zaten budur. Onu anlayamazsanız onun yaptıklarını da anlatamazsınız.

Siz insanı yargılamak, övmek ya da mahkum etmek konumunda değilsiniz. Tarihçi yargıç değildir, yargılamak da tarihçilik değildir. Bunu anladığınız an geçmişiniz tüm berraklığıyla zihninizde canlanır ve o muhteşem renk cümbüşü karşısında mest olursunuz. Kendinizi de o renklerin oluşturduğu kuşakta bir fırça darbesi olarak tahayyül edersiniz. Ama tarihe değer yüklemeye çalışan biri kendisine dost bir hafıza inşa etmeye çalışırken kuru ve bayrak geçidi yapan bir tarih hayal edecektir. O tarihi de önyargının kesme taşlarıyla inşa edecek, tek bir renge boyadığı kesme taş binanın önünde vecde kapılacaktır. Oysa tarih binası kesme taşlardan inşa edilmez. Tarih binası kumsaldaki çakıllar misali rengârenk ve şekil şekildir. Gerçekte bir bina da yoktur, uçsuz bucaksız bir sahilde rengârenk manzaralar vardır.

Tarihin bir tek yöntemi yoktur. Zaten geçmişi anlamak için, çevremizdeki dünyayı ve yabancı bir halkın hayatını anlamak için bütün önyargılarımızdan uzak bir şekilde, bugünün iz bırakmadığı gözlerle geçmişe bakabilmek yeterlidir. Ama bu o kadar kolay bir şey değildir. Çünkü önyargı öğrenilen bir şeydir ve belli bir kültür içinde yetişen herkes belli önyargılar, sevgiler ve nefretler yüklü olarak yaşar. Hafıza bir yüktür bu durumda, ama hafıza bir kılavuzdur da aynı zamanda. Hafıza sarayımızın dışına çıkıp diğer hafızalar içinde dolaşma ve keşif sanatına tarih diyoruz işte. Bunu başaramayanlar ise sadece yeni önyargılar, yeni hamasetler, yeni nefretler ve yeni paket bilinçler oluştururlar.

Tarihçinin dogmaları, inançları ve fikirleri yoktur, en azından tarih yazarken olmamalıdır. Yoksa kendisine benzer bir geçmiş taslağı çizecektir size. Bu taslak da ölü bir taslaktır ve gerçek bir tarihçinin tek nefesiyle buharlaşıp yok olacaktır.

Özetle tarihi zaman dediğimiz şey farklı hızlarda hareket eder. Tarihin yüzlerce çehresi vardır. Siyasetin zamanı, ekonominin zamanı ve kültürün zamanı. Bu zamanların hepsi üst üste binmiş ama farklı hızlarda akan bir nehrin içindeki akıntılar gibidir. Yüzeyde dev dalgalar görünse de derinlerde her şey farklı bir hızda akar. Netice de bir asrın ruhu ne bir günde doğar ne de bir günde ölür.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

160X600