İslamcılık XXII. Türkiye İslamcılığı I..Kökenler

06 Mart 2018, 10:27
İslamcılık XXII. Türkiye İslamcılığı I..Kökenler
Reşat CENGİL
İslamcıların siyasi görüşleri genel hatlarıyla Abdülhamid idaresine karşıt ve alternatif islami bir proje üretmeyen, tamamen reformcu, yani batılı sistemi İslamileştirmeyi amaçlayan bir karakter arz eder.

Asrı saadete geri bakma, kaynaklara dönme, selefi inanç ve anlayış manzumesini öne çıkaran ve nihayetinde modern kavram ve düşünceleri islami bir çerçeveye dahil etme çabalarıdır bunlar. İslamcılar düzene muhalif ya da alternatif öneren kişiler değildir. Onlar tamamen mevcut düzeni meşrulaştırarak, ondan pay almaya ve alan kazanmaya yönelik bir tavır sergileyen kişilerdir.
İslamcılar modern kavramları İslamileştirmeye çalışırken çok genel bir çerçeveden hareket etmekte, ayetlerin üzerinden atlamakta, ya da nassın etrafından dolaşarak modernite konusunda derin bir bilinçten yoksun olduklarını ve bu kavramları anlamamış olduklarını göstermişlerdir.

İslamcıların okuduğu ve etkilendiği kişiler şunlardır: Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat Efendi, Ziya Paşa, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh.

İslamcılar istibdat ve II. Abdülhamid rejimine karşı olmak ve meşruiyet taraftarı olmak konusunda da aynı düşünce çizgisini paylaşıyorlar. İslam’ın bir muhalefet, meşruiyet, nüfuz ve modernleşme aracı olarak kullanılması konusunda da benzer bir çizgiye sahipler.

Mehmed Akif, batı medeniyetini, her şeyi önüne katıp sürükleyen, geriye dönüp bakma, yerinde sayma imkanı bırakmayan bir sel olarak görür. Müslümanlar ya bu selin önünde boğulacak ya da onunla birlikte sürüklenip gidecektir. Akif, selin önünde durma seçeneğini söz konusu etmiyor. Sadece bu akışın ahengine uymaktan bahsediyor. Böylece düşünce ve usul konusunda vadiyi değiştiren İslamcılar modernitenin kurumlarını ve fikirlerini meşrulaştırmak adına islamı araçsallaştırarak kaynak ve otorite olmaktan çıkarıyor ve batı kaynaklarına atıf yaparak, onları usul ve esas kabul etmeye başlıyorlar.

Onlara göre islam dünyası geri kalmıştır, gerilemiş ve çökmüştür. İslam dünyasına hareketsizlik ve donukluk hakimdir. İslam ters giyilmiş bir kürk gibidir, İslam’ın sorunu asli kaynaklardan uzaklaşmaktan ve buna rıza gösteren ulemanın durumundan kaynaklanmaktadır. Gerilemenin ve çöküşün sebebi ulema, kötü yöneticiler ve buna rıza gösteren cahil halktır. O halde sorun bu şekilde tespit edildiğine göre çözüm de bu minvalde olacaktır.

Çözüm şudur:

Cihad ve gayret kavramlarını öne çıkararak, fakr, dünya, zühd gibi kavramları yeniden yorumlamak ve aktif bir insan ve toplum tipi yaratmak. Kuran ve sünnetin asrı saadet zamanındaki haline geri dönmek, içtihat kapılarını açmak, akılla, ilimle barışık bir islamı yeniden keşfetmek ve hayata hâkim kılmak. Tabi bu dönüş tüm geleneği çöpe atmayı, değersizleştirmeyi içerdiği gibi, akılla barışık bir islam da islamı moderniteye göre yeniden formatlamak demek oluyor ki, bu yeni islam neticede yeni bir din şeklinde ortaya çıkacaktır. Aslında reforme edilmiş ve moderniteye uygun hale getirilmiş bir İslamcılıktır bu ve son tahlilde modernitenin bir yan ürünü olmaktan başka bir şey değildir. Geleneksiz, kültürsüz ve şeriata uzak bir İslam’dır bu. İslamcılar bu amaçlar için yeni bir eğitim ve öğretim metodu da öngörürler. Bu eğitimle kafalar aydınlatılacak ve cehalet ortadan kaldırılacaktır. Müstebit ve mutlakiyetçi idarelerle mücadele etmek de bütün bu çözüm sürecinin olmazsa olmaz temel esaslarından biriydi.

İşte bu çözüm anlayışı islamı Seküler bir zeminde yorumlama ve sekülarize ederek moderniteye uydurma sürecinin önünü açmıştır. İslamcılar için din, halka nüfuz etmek, meşruiyet kazanmak, ulema ve meşayihi yanlarına çekmek için kullanılan bir silah, bir araç ve sosyal pekiştiricidir. İslamcılar zaten ulemadan değildir, batı tarzı eğitim almış üdeba ve ümeradan, gazeteci, avukat ve doktor gibi mesleklerdendir.

İslamcılar batılı oryantalist kategorileri ve suçlamaları da reddetmek ve onlara cevap vermek eğilimindedirler. Mesela İslam’ın ilerlemeye mani bir din olduğu şeklindeki teze, savunmacı bir tavırla Avrupa medeniyetine ait her şeyin aslında islamda olduğunu, Müslümanlardan alındığını ve asıl medeniyetin islam medeniyeti olduğu şeklinde cevap vermişlerdir. Bizde zaten vardı, bizden aldılar şeklindeki beyanlar sürüp gidiyordu. Böylece aslında şu an batıya ait ne varsa onu almak da kendi malımızı almak oluyordu. Zaten bize ait bir şeyi alıyoruz. İslama aykırı bir şey yok deniyordu. Bu da moderniteyi meşrulaştıran bir söylemdi.

Bu söylem birçok ayet ve hadisle destekleniyor, ayet ve hadisler bağlamından koparılarak, onlara takla attırılarak ya da üstünden atlanarak bu meşruiyet davası için seferber ediliyordu. İslam 1908 de ilan edilen II. Meşruiyeti ve ittihatçı rejimi meşru hale getirmek ve halka kabul ettirmek için bir araç derekesine indirgeniyordu.

Kaynaklara ineyim derken, islam geleneğinin içi boşaltılıyor, öze dönüş adına nasslar bağlamından koparılarak herkesin her şey için bir araç olarak kullanabileceği bir araca ve söz cephanesine indirgeniyordu. Bunu yaparken batıyı bilmemek, batılı kavramların felsefi arka planını ve tekabül ettikleri sosyal düzenden bihaber olmak onları çok kaba saba yorumlara ve değerlendirmelere itiyordu.

Meclis, gayrimüslimlerle eşitlik, rejime muhalefet, devlet başkanına itaat ve hürriyet kahramanı ittihatçıların eylemleri ayet ve hadislerin keyfi yorumuyla haklılaştırılmaya ve halka kabul ettirilmeye çalışılıyordu.

Peki ulemanın bu süreçte durumu ne idi?

Ulema Osmanlı imparatorluğunda Fatih Sultan Mehmed’den itibaren devletin bir memuru statüsüne indirgenmiş ve devletin meşruiyetinin sacayaklarından biri haline getirilmişti. Siyasi alan hariç diğer iki alan, yani ekonomik alan kısmen ve kültürel alan tamamen ulemaya bırakılmıştı. Bunun karşılığında ulema padişahın otoritesinin güvencesi haline geliyordu. Yavuz döneminde Mısır’dan Maliki ulemanın getirilmesiyle birlikte Osmanlı ilim geleneği sertleşecek ve Şii karşıtlığı ekseninde Sünni bir katılaşmaya doğru giderek, kazuistik Hanefi yaklaşımı yerini katılığa ve ezbere bırakacaktı.

Tanzimat’la birlikte reform yapmak isteyen padişahlar önce ulemayı taltif ettiler, bazılarını önemli mevkilere getirerek diğer bazı muhaliflere karşı oynadılar ve onları dairenin sınırlarına ya da dışına sürdüler. Amaç ulemanın gücünden faydalanarak yapılacak yeniliklere din kisvesi giydirmek ve bu şekilde onları meşrulaştırmaktı. Böylece ıslahatlara karşı çıkmak şeriata karşı çıkmak olacaktı.

Böylece ulema bu defa ekonomik ve hukuki alanı da kaybetme sürecine girdi. Üstelik bunu kendi eliyle yaptı. Çünkü otoriteye eklemlenmiş ve düzenden pay alma kaygısını devam ettirerek, muhalefet etme cüretini gösterememişti. Zamanla ıslahatların ürünü olan modern batı tarzı okullarda yetişen bir nesil ortaya çıktı ve bütün Tanzimat süreci boyunca bu nesil askeri, mülki ve hukuki kadroları ele geçirdi. Ulema ve medrese bilinçli bir şekilde ıslah edilmedi ve çürümeye terk edildi. Tanzimat’ın zirvesinde ulemaya sadece aile mahkemeleri ve namaz kıldırma işi kalmıştı. Diğer tüm alanlar Seküler kadroların eline geçmişti.

II. Abdülhamid döneminde ulemanın itibar kaybı hızlandı. Modern okulların açılma süreci hızlandı ve bu okullar içinde modern kafayla düşünen ve batıya hayran, aynı zamanda Abdülhamid rejimine düşman hareketler ortaya çıktı. Ulemanın itibar kaybetmesiyle, ilmiye sınıfı da kendisini muhalefet yaparken İttihatçıların yanında buldu.

31 Mart vakasına karşı Elmalı Hamdi, bunların istediği şeriat sadece bir kelimeden ibaret olup, hakiki şeriat değildir, diyecekti. Şeriat bunların menfi istekleri için kullandıkları bir badanadır, diyordu. Bazı ulema sarığı çıkarmış fes takmıştı, bazısı ise siyasi gidişata ayak uydururken sarığı muhafaza etmeye devam ediyordu. Ulemanın bazısı artık medresede değil, İttihatçıların içinde ve matbuat aleminde yer alıyordu. Bu şekilde alan kazanmaya ve yeniden itibar elde etmeye çalışıyorlardı. Elmalı Hamdi hilafet tanımını laikleştirerek, islamda ruhbaniyet olmadığını ve halifenin özel bir statüsü olmadığını da ekleyerek milli hâkimiyetin hepsinin üstünde olduğunu iddia ediyordu.
Meşrutiyet ve İttihat Terakki konusunda yayın organlarında yer alan yazılar onları göklere çıkarıyordu. İttihatçılar, mübarek, muhterem, mukaddes, mücahit, kahraman, müceddit, Hızır gibi islam kahramanları olarak tasvir ediliyordu. Onların mücadelesine cihad-ı ekber ve cihad-ı mukaddes deniliyordu. Bütün dini kavramlar bu amaçla seferber ediliyordu.
Mustafa Sabri Efendi, Abdülhamid devrini münker bir dönem olarak değerlendiriyor ve münkerden nehyetmenin önemine vurgu yaparak, her ne kadar bunu yapamadıysak da bunu yapan İttihatçılara tabi olmak gerekir, diyordu. Şu halde İslamcılar cemiyete tabi oluyor ve geri adım atıyorlardı. İttihatçıların dinsiz veya dini zayıf kişiler oldukları şeklindeki eleştirilere de şiddetle karşı çıkıyor ve onları Selahaddin Eyyubi ve Halid bin Velid’le özdeşleştiriyorlardı.

Tarikat ehli de İttihat ve Terakki konusunda benzer bir tavır içindeydi. Tasavvuf dergisinde tanımlanan tasavvuf neredeyse ittihatçıların ilkeleriyle aynı şeydi. Cemiyet Hılful Fudul’e, müntesipleri de sabıkun evveline benzetiliyordu.

Bediuzzaman Said Nursi Meşruiyeti yerleştirmek için ulema ve talebeye vazu nasihat ve nutuklar irat ettiğini ve asıl şeriatın meşruiyet yönetimi olduğunu söylüyordu. Manastırlı İsmail Hakkı ve Mehmed Akif de vaazlarla bu sürece destek veriyordu. Basın ve yayındaki makaleleriyle de bu süreci savunuyor ve İslamileştirmeye, halka kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Meşveret ve şura ile ilgili ayet ve hadisler bu amaç için bolca kullanılıyordu. İslamcıları tedirgin eden asıl konu meşrutiyetin Avrupa’dan alınan bir bidat olduğunu iddia eden dini muhalefet çevrelerini susturmak ve kalabalıkları bu yeni siyasi sisteme kazandırmaktı. İslamcıların muhaliflerle ilgili çok ağır ifadeler kullanmasının sebebi de bu korkudur. Çünkü bu sistemin bidat olduğu iddiası, onların kader birliği ettiği sistemin aynı zamanda kendi ikballeri anlamına gelmesidir.

İslamcılar Meşrutiyetin ilerleme ve kurtuluş için tek reçete olduğunu düşünüyorlardı. O yüzden ona büyük ümit bağlamışlardı. Meşrutiyet meşveret ve şura demekti, asr-ı saadet dönemi yönetimi demekti onlara göre. Emevilerle başlayan islam tarihini de 1908 e kadar tamamen istibdat olarak değerlendiriyorlardı. Bu anlamda II. Abdülhamid en büyük müstebitti ve onun portresi ile dönem en büyük baskı, zulüm ve cinayetlerin işlendiği bir devirdi. Abdülhamid dine ihanet etmiş ve bu yüzden Elmalı Hamdi’nin hal fetvasıyla tahttan indirilmişti. Kanun-u Esasi ile şeriat arasında kurulan suni ve zorlama bağlar da bu mantığın doğal bir sonucuydu. Said Nursi Kanun-u Esasiye muhalefet eden çevrelere, kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse demek, kim Allah’ın indirdiğini tasdik etmezse demektir, diyordu. Bu ilginç yorumla birlikte aslında Kanun-u Esasi ile şeriatın çok farklı ve zıt şeyler olmadığını ima ediyordu. Zaten Kuran ve şeriat tasdik ediliyor, ona iman ediliyordu. Onu uygulamamak kâfir olmayı gerektirmiyordu. Şeriat isteriz diyenler ise onlara, Meşrutiyet adı altında Almanlara ait bir şeyin üstüne bir besmele çekerek bizi kandırmak istiyorsunuz, diyorlardı. İslamcıları en çok korkutan eleştiri şeriata aykırılık eleştirisi olduğu için, onlar da tüm mesailerini ve yetkinliklerini meşrutiyetin şeriatla uyum içinde hatta aynı şey olduğunu kanıtlamaya harcıyorlardı.

İslamcılar sonunda kendi fırkalarını da kurarak, bizzat kurumsal düzeyde sisteme dâhil oldular ve sistemin meşru olduğunu halka fiilen gösterdiler. İttihad-ı Muhammedi ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası umduğunu bulamasa da sisteme eklemlenme anlamında önemli bir girişimdi. 

banner143

    Yorumlar

Hava Durumu

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
Arşiv