İslamcılık XX.

02 Şubat 2018, 13:55
İslamcılık XX.
Reşat CENGİL
Afgan Cihadı ve El-Kaide’nin Yükselişi

Afgan cihadı SSCB’nin çekilmesinden sonra parçalandı ve kutuplaştı. Suud ve ABD bu cihad da sponsordu. ABD ise bu cihadın stratejik aklını oluşturuyordu.

Afgan cihadı devam ederken İran ve Irak savaş halindeydi. İran Irak savaşının bittiği yıl Afgan cihadı da bitti. Yıl 1989 du.
Rusların Kabil’den çekilmesiyle birlikte Afgan cihatçılar arasında ayrışmalar yaşandı ve farklı gruplar birbirine rakip hale geldi. Ayrılıkların ilk sebebi Suud’un Kuveyt işgali karşısında kendisini Saddam’a karşı korumak üzere ABD askerlerini kutsal topraklara çağırması oldu.

Bu süreçte SSCB nin desteklediği Komünist partili Necibullah Kabil’de bulunuyordu. Hikmetyar ve Seyyaf onun karşısındaydı.
Özgürlük orduları denilen cihatçılar Rusların çekilmesiyle birlikte yeni bir alana yöneldiler. Alanlarını korumak ve diğer gruplarla rekabet edebilmek için eroin ticareti ve beyaz kadın işine girdiler. Afganistan dünyanın uyuşturucu tarlası haline gelmişti.
Bu süreçte SSCB dağılmış ve komünist tehlike bertaraf edilmişti. İran devrimi Şiiliğe hapsedilmiş ve ihraç edilebilir olmaktan çıkarılmış ve böylece kapitalist düzen büyük bir zafer kazanmıştı. Şimdi bu süreçte kullanılan ve artık kullanım süreleri dolmuş aktörleri saf dışı etme zamanıydı.

Ziyaül Hak bir helikopter kazasında öldü. Kazada ABD büyükelçisi de aynı helikopterde olduğu için ölmüştü. Bu da olayı ABD’nin üzerine yıkma girişimine set çekiyordu. Buna rağmen Ziyaül Hak taraftarları ABD yi suçladı. Yerine Benazir Butto geldi. Butto’nun babasını Ziya astırmıştı. Kendisi Londra’da okumuş liberal, seküler bir bayandı.. böylece İslamcılığın miadı dolmuş ve sekülerleşmek süreci başlamıştı. Buttu bu amaçla Mevdudi cemaatini zayıflatmaya başladı. İslamcı Mevdudi’yi yok etmek için diğer İslamcılarla çalıştı.

Abdullah Azzam da eski bir aktördü. 1989 da o da bir suikaste kurban gitti. Çünkü artık yeni bir düzene geçiliyordu.

Burhaneddin Rabbani ve Gulbeddin Hikmetyar bu esnada ABD askerlerinin kutsal topraklara sokulması nedeniyle Suud’u kınadılar. Suud bunun üzerine onlara verdiği desteği kesti.
Pakistan İslamcılarının kurduğu iki parti de Saddam’ı kınayarak Kuveyt’ten çekilmesini istedi. Saddam Kuveyt’i işgal etmiş, Suud’u da işgal edeceğini söylemişti. Suud bu gelişme üzerine Pakistan daki iki gruptan Mevdudi Cemaati ile Deobandiler arasında birine oynamak durumunda kaldı. Suud deobandileri seçti. Zira onların ideolojisi Vehhabi doktrinine ve Suud politikalarına daha uygundu. Onlara destek verdi ve Pakistan içinde onlara alan açılmasını sağladı.

Deobandiler Taliban, yani talebe yetiştiren medreselerdi. Suud onlara destek verince yükselişe geçtiler. İran, Irak savaşından yenik çıktığı için bu süreçte çok hırpalanmıştı ve Afganistan ile Pakistan gelişmelerine müdahil olamıyordu.

Deobandiler Suud desteğiyle yükselişe geçince cihadçı bir selefi anlayışın önü de açılmış oluyordu. Selefiler cihatçı bir yaklaşımla kendilerinden başka herkesi tağut ilan ediyorlardı. Selefiliğin iki türü vardı;

 Akademik selefilik dediğimiz, Kuran’ın ve kutsal metinlerin tamamen literal bir tarzda okunmasına dayanan ve İbn Teymiye örneğinin çok kaba saba bir yorumunu içselleştiren yaklaşım. Bu yaklaşıma göre mezhepler üstü, telfiki bir yöntemle içtihad edilmeli, asıl kaynaklar üzerinden din yaşanmalı, tüm gelenek çöpe atılmalıydı. Bu yaklaşım 19. Asırda Afgani, Abduh ve Reşit Rıza ile ortaya çıkmıştı. İslam dünyası sömürgeci Avrupa karşısında savaşı kaybedip işgale uğrayınca derin bir bunalım yaşanmış, bir tür ikinci Moğol çağı gerçekleşmişti. Bu kaotik ortamda bilinçler yaralanmış ve bahsettiğimiz üç kişinin şahsında reformist bir selefilik türü ortaya çıkmıştı. Bunlara göre suç dini anlayışımızdaydı. Batı karşısında bu yüzden yenilmiştik. Gelenek suçluydu. O halde onu terketmek ve yeni bir anlayışla dini yeniden yorumlamak gerekiyordu. Tabi yeniden yorumlanan din tamamen batı standartlarını, ulus devleti, milliyetçiliği ve demokrasiye özümseyen bir yaklaşımdı. Reformist selefiler nassa dönelim, onu bize iniyormuş gibi okuyalım ve asrın idrakine okutalım derken tam da moderniteye uygun bir din anlayışı inşa ediyorlardı. Mehmet Akif de neticede Afgani ve Abduh’tan etkilenmiş bir reformistti.

 Selefiler bu çizgi üzerinde tüm geleneği, usulü ve mezhepleri silerek direk kaynağa gitmek istiyordu. Tabi tüm geleneği silip yerine bişey koyamayınca da herkesin şahsi yaklaşımıyla şekillenen bireye has bir din anlayışı türüyordu. Bu anlayış moderniteye en uygun anlayıştı ve selefiler moderniteye en yakın kesimlerdi. Çünkü tüm kültürü ve geleneği sildikleri için moderniteye göre yaşamaktan başka hiçbir seçenekleri yoktu. Giyilen celleba, bırakılan sakal vs sadece bir görüntüdür. Zihinler baştan sona moderniteye uygundur. Zaten moderniteye karşı en savunmasız mezhep Hanbeli mezhebi ve onun modern yorumu olan Vehhabilik ve selefiliktir. En dirençli olanı ise Hanefiliktir, zira Hanefi mezhebi rey ekolüdür, kutsal metnin otoritesinin bittiği yere, onunla uyumlu olan akıl konur. Bu da geleneğin kalesini tahkim eder ve onu moderniteye karşı korur..

 Sahadaki selefilik ise mezhebini bir ideoloji haline getirmiş, tasavvuf ve şii düşmanı bir yaklaşıma sahipti. Tam da Suud Vehhabiliği gibi. Bunlar Mustafa Şükrü’nün “tekfir el-hicre” si tarzında düşünüyordu. Ama Mustafa Şükrü dağlara çekilmişken selefiler modern kentlerde yaşıyor ve moderniteyi reddetmiyorlardı. Moderniteyle bir sorunları yoktu. Onlar daha çok Şiiler, sufiler ve tağutla ilgileniyorlardı. Yani asıl düşman diğer Müslümanlardı. Onlar gibi düşünmeyen Müslümanlar.
Afgan cihadında selefiler Eyman el-Zevahiri ve Abdullah Azzam ile birlikte hareket etti. Çünkü İslamcıların hepsinde de asıllara ve öze dönüş sloganı etrafında farklı tonlarda ve derecelerde de olsa bir gelenek düşmanlığı vardır. Bütün bu yazılarda bahsettiğimiz gelenek örf adet töre anlamındaki kültürel gelenek değildir, aksine Dinin asılları üzerine kurulan fıkıh ve usul geleneğidir. Büyük imamlar tarafından temsil edilen dini gelenek yani. Reformcular ve onların yeni nesil akımlarına göre yenilginin sebebi bu gelenekti. O halde gelenek kaldırılırsa sorun çözülecekti. Tabi hiç kimse suçu kendisinde ve insan unsurunda aramadı. Herkes Dini suçladı. Kendileri hiçbir hata yapmamıştı. Anlayış sakattı.

Suud Mevdudi yerine Deobandileri tercih etmişti. Deobandiler 1867 de İngiliz işgaline karşı ortaya çıkmıştı. O zamanlar henüz selefi değillerdi. Hanefi mezhebi içinde gelişen bir selefilik türüne yakındılar. Sömürgeciliğe karşıydılar. Pakistan da JUİ Partisi tarafından temsil ediliyorlardı. Ziyaül Hak deobandileri kendi döneminde Şiilere karşı kullanmıştı. Deobandiler 1988 e kadar Leşker-i Cengi isminde bir askeri kol kurmuşlardı. Bunlar Şii bölgelerinde suikastlar yapıyordu. Bu askeri kol daha sonra Hareketül Ensar ismini aldı. Bu saldırılara karşı Şiilerde Caferi isminde bir örgüt kurdular. Bunlar birbirini tüketirken, Ziyaül Hak İslamlaştırma yapıyordu. İslamlaşma liberalizmin önünü açmak için yapılıyordu tabi ve bu yapılınca İslamcılara artık gerek kalmadı. Liberalizm sağlamlaşınca Ziya sahneden alındı ve yerine Butto getirildi. Butto da Deobandileri diğer İslamcıları, yani Mevdudi ve çevresini yok etmek için kullandı. Ayrıca onların önünü açarak Afganistan da ve iç politikada Keşmir meselesinde Hindistan’a karşı da kullandı. Bu süreçte hareket iyice radikalleşti ve Taliban doğdu.

Hikmetyar, Azzam ve diğer aktörler saf dışı edilmiş olduğu için meydan Talibana kaldı ve hızlı bir yükselişe geçtiler. İran, Rusya ve Hindistan Pakistan’ın bu hamlesine karşılık ititfak yaptılar. Çünkü asıl mesele Türkmenistan doğal gazı idi. Bu gaz Taliban aracılığıyla kontrol altına alınıp batıya aktarılmak isteniyordu. Bütün senaryolar son kertede bu amaca hizmet etmesi için sahneye konuluyordu.

Taliban fakirliğin ürünüydü. Bir sosyal krizin, sürekli bir savaşın, yokluğun, yoksulluğun, dulların ve yetimlerin dünyasında yeşermişti. Ülke bu yoksulluğa çözüm üretemiyor, bu yoksulları besleyemiyordu. Onlara ekmek veremeyince, ideoloji verdi. Hem de dünya aktörlerinin işini gördürecek bir ideoloji. Böylece yoksul çocuklar ve yetimler Deobandi medreselerine alınarak yetiştirildi. Bu talebeler Şiilere düşmandı. Sadece İran üzerinden değil, kendi ülkelerindeki Şiilere özellikle düşmanlık besliyorlardı. Çünkü bölgelerindeki büyük toprak sahiplerinin çoğu Şii’ydi.
Taliban 1996 da Kabil’e girdi ve Necibullah’ı asarak bir emirlik kurdu. Bu emirlik üç temel unsura dayanıyordu.

 Ahlak bekçiliği, fakir gençlerden oluşturulan eli sopalı gruplar sürekli olarak kadınları ahlaklı olmaya zorluyordu. Bu emirliğin ilk pratiğiydi. Ahlaka uymayanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler ve adam öldürenler büyük stadyumlarda halkın gözü önünde, bir tür şov eşliğinde şaşalı bir şekilde cezalandırılıyorlardı.

 Ticaret, vergi alınmıyordu. Vergi diye bir olay yoktu. Her ev uyuşturucu ekmeyi ve üretmeyi biliyordu. Dünyanın tüm uyuşturucusu buradan sağlanıyor ve Karaçi limanından batıya ihraç ediliyordu. Ayrıca beyaz kadın ticareti yapılıyordu. Fakir aileler kız çocuklarını satıyordu, bu kızlar batıda eğitiliyor, dans vs öğretiliyor ve barlarda kullanılıyordu.

 Üçüncü olarak Emir Molla Ömer Ahund denilen, bir gözünü Ruslarla savaşta kaybetmiş bir adamın fetvaları söz konusuydu. Emirlik onun fetvalarıyla idare ediliyordu.

Butto’ ya siyasetten el çektirilince, yerine gelen Navaz el-Şerif Talibanın önünü sonuna kadar açtı. Böylece Pakistan Afganistanlaşmaya başladı. Benazir Butto daha sonra bir suikastla 2007 de öldürülecekti.

Taliban artık kontrolden çıkınca 1999 da general Müşerref bir darbe ile başa geldi ve ülkede derin bir sekülerleşme başlattı. Kendisine Pakistan’ın Atatürk’ü diyordu. Talibana olan destek aniden kesildi ve Taliban yalnızlaştı. Ardından ABD, SSCB yerine bu defa kendisi bizzat Afganistan’ı işgal etti. Böylece oyunun bu perdesi tamamlanmış oluyordu. 

banner143

    Yorumlar

Hava Durumu

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
Arşiv